24 Ekim 2016 Pazartesi

Kapadokya: Uçhisar – Argos in Cappadocia - Cappadox 2015

            Mavi ve Yeşil! Turizm denilince aklımıza gelen iki renk! Oysa benim aklım ve kalbim ikisinde de değil! Kapadokya’da deniz yok dolayısıyla mavi değil! Orman veya muhteşem bir bitki örtüsü yok dolayısıyla yeşil de değil! Bu iki renkten yoksunluğa rağmen garip bir büyüsü var bu kahverengi taş, kaya, toprak ve kum diyarının… Tüm bilinen ve pazarlananın zıttı olmasına rağmen bir defa görenin kalbinde yer eden tarifi zor bir güzelliği var… Aradan tam bir buçuk yıl geçmesine rağmen halen gözümün önünde, kalbimin derinliklerinde izi kalan bir güzellik…


            Benim Kapadokya’m 4 gün 4 şehir; Göreme, Avanos, Ürgüp ve Uçhisar… Göreme konakladığım yer dolayısıyla her gün orada bulundum, Avanos ve Ürgüp’te birer güzel gün geçirdim. Kapadokya’ya gitmeden önce kafamda kurduğum planda her şehire bir gün ayırmak vardı ama yoldan geçerken gördüğüm Uçhisar manzarasına vurulup nerdeyse her gün buraya geldim…


            Uçhisar, Nevşehir ile Göreme arasında kalıyor genelde Kapadokya’yı tanıtan televizyon programlarında en çok çekim yapılan yerdir veya bana öyle geldi… Tabi bunda etkileyici bir güzellikteki Uçhisar Kalesinin de fazlasıyla etkisi var elbette, Kapadokya’ya gelip de Uçhisar Kalesi’ni görmeden ayrılmak olmaz!


Uçhisar bir yamaca kurulu aslında! Hatta ben iyice gezip görene kadar sadece yamaçtaki evlerden oluşuyor sanıyordum! Göreme’den Uçhisar’a doğru giderken yamaçtaki evler ve Uçhisar Kalesi göze çarpıyor ve aklınıza bu güzel manzara kazınıyor. Uçhisar’ın eski evleri ve günümüzün muhteşem güzellikteki otelleri Göreme’den başlayıp Uçhisar’a kadar uzanan Güvercinlik Vadisine bakıyor.

Daha sonra kurulan ve halen insanların yaşadığı yeni evler ize daha ileride düz bir alana yayılmış durumda. Yamaca bakan evler mübadele öncesinde gayrı Müslümlere ait sanırım, zaten yıllarca yıkık dökük kalmasından böyle olduğu anlaşılıyor! Ama o evler onarılıp restore edilerek bana göre muhteşem manzaraya sahip çok güzel otellere dönüştürülmüş. Otel denilince öyle çok katlı beton binalar düşünmeyin evlerin orijinal yapısına sadık kalınarak restore edilmiş böylece çok hoş taş binalar ortaya çıkmış. Emin olun bugüne kadar gördüğünüz veya bundan sonra göreceğiniz en doğal aman en güzel oteller Uçhisar’da…


Göreme’den ayaklarım açılsın derseniz yürüyerek veya aman hava çok sıcak bayılıp düşerim ben derseniz kısa bir taksi yolculuğu ile Uçhisar’a gidebilirsiniz, ben her ikisini de yaptım. Taksi ile bile gitseniz Uçhisar girişinde inip yürüyün, o güzel sokaklarda gezin, gördüğünüz her manzaranın her anın tadını çıkartın derim! Uçhisar’ın girişinde Güvercinlik Vadisi yer alıyor, dilerseniz yürüyerek vadiyi de keşfedebilirsiniz veya otellerin birisinin terasına oturup bu vadi manzarasına karşı keyif de yapabilirsiniz! Hayal etmeye çalışın araba, şehir gürültüsü yok! Sadece rüzgâr, o rüzgârda uçuşan güvercinler ve Güvercinlik Vadisi’nin o muhteşem manzarası… İnsan daha başka ne ister ki?


Eğer bu yolu takip etmek yerine yolun karşısına geçip az biraz yürürseniz tek katlı oldukça eski bir bina göreceksiniz, Kocabağ Şarapları’nın eski fabrikası, şimdinin şarap tadım ve satış yeri. Kocabağ, Turasan ile birlikte Kadadokya bölgesinin ikinci büyük şarap markası ve oldukça güzel şarapları var. İçeride şarapların tadına bakıp satın alabilirsiniz veya Uçhisar’ın içindeki yeni ve şık binada da şarapların tadına bakıp satın alabilirsiniz. Ben Kapadokya’da hem Turasan hem de Kocabağ şaraplarından aldım ve ikisini de oldukça beğendim, şarap sever biriyseniz kesinlikle es geçmeyin derim!



Kocabağ şaraplarından Uçhisar’a doğru yürürseniz karşınıza devasa cüssesiyle Uçhisar Kalesi çıkacak! Tabi bu kaleye giderken sağda solda pek çok yöresel ürünler ve anı eşyaları satan tezgâhlar ve dükkânlar göreceksiniz… Acele etmeyin bu tezgâhlara da bakın derim!


Uçhisar Kalesi, bölgenin simge yapılarından, burayı gezmeden dönmek olmaz! Uçhisar Kalesini, belediye işletiyor bu nedenle girişteki gişeden bilet alıp öyle çıkıyorsunuz, müze kart geçmiyor. Uçhisar Kalesi’ni gördüğünüzde şaşırıp bunun neresi kale yahu bildiğin peribacası diyeceksiniz! Evet öyle! Gördüğünüz, bildiğiniz diğer kalelere pek benzemiyor!

Uçhisar Kalesi, oldukça büyük bir peribacası aslında ve konumu gereği neredeyse tüm Kapadokya’yı 360 derece görebileceğiniz ender noktalardan birisi!

Kapadokya’nın neredeyse tüm sınırlarını, tüm vadilerini, kasabalarını görebiliyorsunuz! 

Uçhisar Kalesi içinde oyulmuş odalar, su sarnıçları ve hatta tepe noktasında oyulmuş mezarlar var! Bu mezarlardan bazıları lahit şeklinde olduğu için önemli şahsiyetlere ait olduğu tahmin ediliyormuş!


Kaleye çıkarken çok sayıda merdiven çıkacaksınız, bu merdivenlerin eğimi güzel de merdiven kenarlıkları bildiğiniz halat olduğu için benim gibi yükseklik korkunuz varsa soğuk terler hatta sıcak terler akıtabilirsiniz :) Ama her şeye rağmen buraya çıkmak ve bu eşsiz manzaraya bakmak güzel bir deneyim…


Hazır Uçhisar Kalesi’nden bahsediyorken Cappadox Festivali’ne de değinmek istiyorum. Cappadox, Doğuş Grubunun tam desteğiyle Kapadokya’yı tanıtmak amaçlı yapılan içerisinde sergiler, konserler, özel sofralar, doğa yürüyüşlerinin de olduğu ve bizim ilkine tanıklık ettiğimiz tematik bir festival! Çok şükür sonunda birileri doğru bir düşünceyle İstanbul dışında da etkinlik yapmayı ve bunu yaparken de ince düşünmeyi akıl etmiş! Neyse! Ben Kapadokya gezimi ayarlarken gazetelerden de Cappadox Festivali haberlerini görüp web sitesini incelemiştim. Çok ilginç ve güzel gelen yemek ve gurme etkinlik biletleri hızlıca tükenince hadi bari bi değişiklik olsun uzun zamandır güzel bir konsere gitmedim deyip Üstat Erkan Oğur’un konserine gidelim dedik!

Bu arada konserden bir gün önce Uçhisar sokaklarında gezinirken bir baktım yol kenarında Erkan Oğur yanında tanımadığım birisiyle oturmuş gitarını akort edip bir şeyler mırıldanıyor, etrafında da tanıyıp yanına gelen 3 - 5 kişi var!

Şaşırıyorum ve çok mutlu oluyorum! Hemen telefonun kamerasını açıp bu anı kaydetmeye başlıyorum ama Erkan Oğur’un öyle farklı bir etkisi var ki beraber resim çektirmeyi teklif edemedim, utandım! Usulca dinleyip izledik onları…


Konser, benim Ihlara Vadisi Gezisi yaptığım gündü. Tur günü öğleden sonra hava yavaşça kapandı ve serinledi. Tur bitiminde ben Göreme’ye devam etmeyip Uçhisar’da kaldım ve Sinem’i bekledim. Tabi beklerken de yağmur yağmaya başlamıştı ve biraz da acıkmıştım, şu an adını hatırlayamadığım butik bir restorana rasgele geçip oturdum ve güzel bir mantı söyledim.


Bu esnada bir şey dikkatimi çekti şöyle ki yaşlı bir yabancı çift de restorana geldi, montlarını çıkardırlar ve yakınımdaki bir masaya geçtiler. Garson geldi, yemekleri tanıttı ve siparişlerini aldı. Sanırım bir tür yöresel çorba ile başladılar, sonra bir tür köfteyi kırmızı şarap ile sakince yediler. Diyeceksiniz ki ne var bunda! Hayır burası normal ama bana garip gelen daha doğrusu beni düşündüren şuydu! Dışarıda hava kapalı, yağışlı, hava daha da soğuyacak belli ki ve siz kalkıp dünyanın bir ucuna tatile gelmişsiniz! Ben olsam hatta biz olsak “ulan kırk yılda bir tatile geldik onda da havanın yaptığına bak” deyip hem kendi canımı hem de yanımdakilerin canını sıkardım eminim! Oysa bu çift son derece sakin, hiç gerilmeden, her lokmanın tadını çıkartarak yemeklerini yediler! Hatta onlarla ilgilenen garson gelip yemekleri beğenip beğenmediklerini sordu, teşekkür edip çok beğendiklerini söylediler… Bu gözlem kendimle ilgili bazı şeyleri tekrar düşünmemi sağladı, sanırım ek çok güzel anı bu şekilde kaybediyorum!

Neyse Sinem geldi, buluştuk ama hava serin ve kuvvetli bir rüzgâr var, Cappadox görevlileri konserin durumunu öğrenmeye çalışıyor ve isteyenlerin biletlerini de iade alıyorlar! Biz bekleyip konseri izlemeye kararlıyız! Bu sırada Sinem tesadüf eseri konser için bulduğu promosyon biletlerden bahsediyor, acaba bizim biletleri iade edip bu beleş biletlerle mi girsek diye düşünüyoruz! Biraz daha zaman geçiyor sohbet muhabbet ama hava aynı! Bizim biletleri iade edip şansımızı beleş biletlerle denemeye karar veriyoruz, yaşasın kötülük! Yağış tekrar başlayınca ince poşet yağmurluklardan dağıtıyorlar biz ve bir grup insan ısrarla bekliyoruz, Erkan Oğur varsa biz de varız! Rüzgârdan bizim poşet yağmurluklar zar zor dayanıyor Üstat çıkacak diyorlar biz de tamam bekleriz diyoruz!


Zaman geçiyor hava artık iyice karanlık, rüzgârın dinmeye niyeti yok ama bizimde vazgeçmeye niyetimiz yok! Derken tamam diyorlar konser olacak! Bilet kontrolü yapılıyor ama kalan zaten küçük bir grup insan o an kimsenin pek bilet derdinde olmadığına eminim! İçeri girip sahne önüne geçiyoruz, biraz sonra Erkan Oğur ve ekibi sahneye geliyorlar ve çalmaya başladıkları andan itibaren o saatlerce bekleyişimiz karşılığını almaya başlıyor! Şuna eminiz o havaya rağmen Erkan Oğur ve arkadaşları sırf bizler bekledik diye sahne aldılar!


Üstat olmak sanatçı olmak budur işte! Erkan Oğur’u zaten biliyordum ama açıkçası klasik kemençe sanatçısı Derya Türkan ve bas gitarda Alp Ersönmez’in adını ilk defa duydum ve dinledim! Özellikle Derya Türkan gibi bir ismi öğrenmek beni çok sevindirdi. Yaklaşık 45 dakika kadar sahnede kaldıktan, hepimizi mest ettikten sonra müsaade istediler, estağfurullah müsaade sizin dedik… O muhteşem geceden muhteşem anlarla sizi baş başa bırakıyorum…

            Uçhisar bana göre Kapadokya’nın en güzel otellerine ev sahipliği yapıyor, bunlardan birisi Museum Hotel Cappadocia! Uçhisar’ın girişinde kalıyor ve otelde müşteri olmasanız da burayı gezebiliyorsunuz.



İç dekorasyonu çok güzel ama bence bu otelin en güzel yeri havuzu! Havuz konum ve manzara olarak harika bu güzelliği sizlerle paylaşmak isterdim ama burada otelin konukları yüzüp dinlendiği için fotoğraf çekmedim, rahatsız etmeye gerek yok!

Esas bayıldığımız otel, Argos In Cappadocia! Hatta Argos In Cappadocia beni o kadar etkiledi ki son günümün çoğunu burada geçirdim!


En azından benim gördüğüm hiçbir otele benzemiyor, aslında burası otel değil koca bir otel kompleksi! Uçhisar yamacındaki oldukça geniş katlara, sokaklara yayılan bir bölüm otel tarafından satın alınmış ve restore edilmiş, en azından 2015 mayısında restorasyon çalışmaları devam ediyordu! Otel odalarının bir kısmı kayalara oyulmuş mağara odalar bir kısmı ise taş evlerden oluşuyor.


Biz oradayken otel yaklaşık 6 aydır Doğuş grubunun yönetimindeydi ve ciddi bir yenilenme ve tanıtım yapıyorlardı. Hatta Cappadox Festivali’ne de cömertçe ev sahipliği yaptılar. Argos güzel hatta çok güzel ama bu güzelliğin de bir bedeli var, en ucuz odası 200 küsür Euro idi! Hatta 4 odasında oda içinde havuz var ve bu odaların fiyatları 800 küsür Euroydu!

Günde 2 defa yaklaşık 45 dakika süren otel gezileri yapılıyor düşünün otelin büyüklüğünü ve kalitesini! Argos kendi üzümlerinden şarap yaptırıp şişeletiyor, binlerce şişeden oluşan oldukça geniş bir şarap kavları var!


Argos’un simgesi haline gelen ve gün boyu Argos’un sokaklarında gezinen sevimli çok tatlı bir köpeği bile var. Argos’un beklemek için kullanılan lobi bölümünde bir tür tepsi var ve bu tepside yöresel ürünler oluyor, mevsimine göre taze meyve veya meyve kurusu ve ben oradan her geçişimde bir avuç meyve kurusu alıp tadını çıkarmıştım! Size de tavsiye ederim, özellikle o kayısı çekirdeklerinin tadı çok güzeldi…


 Argos’un içinde yemek yemek için iki bölüm var, SEKİ Restaurant ve SEKİ Lounge. SEKİ Lounge daha çok modern bir Cafe havasında ve Güvercinlik Vadisinin o muhteşem ötesi manzarasına bakıyor! Özellikle teras bölümünde oturmak ve bir kadeh şarap ile o sessizlik içinde o manzaraya bakmak paha biçilmez!

Peki siz burada ne yediniz derseniz, ben Ev Yapımı Kayseri Mantısı Sinem ise bir tür erişte olan Kırcı Makarna almıştı. Ev Yapımı Kayseri Mantısı yoğurt, nohut ve tereyağı ile sunuluyor ve hem mantı hem de mantıda kullanılan tüm malzemeler dört dörtlük! Uzun süredir yediğim en iyi mantıyı burada yedim!


Sinem’in istediği Kırcı Makarna ise yoğurt ve kıyma ile sunuluyor, şekline bakıp kıymalı makarna işte demeyin yediğim ne güzel eriştelerden birisiydi! Hatta üzerindeki kıymanın da çok iyi bir etten hazırlandığını belirtmeliyim! Eğer bir gün kendimi şımartmak istersem Argos In Cappadocia’da birkaç gün kalmayı isterim!



Evet bu son yazı diğerlerinden çook uzun bir süre sonra yazıldı ama eninde sonunda tamamladım yazımı! Kapadokya’da dört birbirinden güzel günüm geçti ve halen yaşadığım anlar aklımda, ruhumda, midemde! Ne zaman olur bilmiyorum ama bir gün tekrar Kapadokya’da olmak dileğiyle...

5 Mayıs 2016 Perşembe

Adana

Mersin, Hatay ve Gaziantep benim için yemekte zirve noktalardır. Mersin’i hem modern bir sahil kenti olarak çok sevmiş, turistik bölgelerini zevkle gezmiş ve doya doya ağız tadıyla tantuni ve ciğer şiş yemiştim. Hatay daha doğrusu Antakya hem tarihi bir kent olarak hayran kalmış hem de hep duyduğum Hatay yemeklerini yerinde deneyimleyip bayılmıştım. Gaziantep benim için zirve noktadır! Kültür Yolu projesiyle yenilenen tarihi rotayı doya doya gezmiş ve hep duyduğum o katmerinden beyranına kadar doya doya sindire sindire yemiş ve hayran kalmıştım! Evet Mersin ve Hatay’ı da çok seviyorum ama Gaziantep en azından şu ana kadar gezip tattığım yerlerden benim için en özel olanıdır…
Adana ve Urfa hani Türkiye’nin neresinde yaşarsanız yaşayın kebap çeşidi olarak adını duyduğumu şeylerdir ki ben halen hangisi acılıydı hangisi acısızdı bilmem! Bugün Rize’den İzmir’e Ankara’dan Yozgat’a Adana veya Urfa kebap yapmayan kebapçı var mı? Yoktur! Bende dahil hepimiz değişik yerlerde bazen açlıktan bazen canımız çektiğinden Adana veya Urfa kebap yemişizdir ve belki de yediğimiz kebapları çok da beğenmişizdir!
Şanlıurfa’ya çok istememe rağmen çeşitli nedenler yüzünden bugüne kadar gidemedim! Aslında bu yaz için önce Urfa ardından Mardin seyahati düşünüyordum ama hem terör olayları hem de başka planları öne almam sebebiyle belirsiz bir tarihe kadar erteledim! Umarım bir gün sadece Şanlıurfa ve Mardin’i değil Diyarbakır’ı da ara sokaklarına gire çıka güle oynaya gezmek tatmak güzel anılar toplamak nasip olur!
Adana’ya daha önce biraz acelece Mersin’den geçmiş arkadaşlarla Adana’nın meşhur kebapçılarından Birbiçer’de ciğer ve Adana kebap yemiştim ama ne adam gibi gezebildik ne de çok merak ettiğim şırdanı tadabildim! Hep aklımın bir köşesinde kaldı! Hani olurda bir gün tekrar yolum o bölgeye düşerse en az 1 gece 2 gün Adana’yı gezmeyi düşünüyordum! Nisan ayının gelmesiyle birlikte Adana’nın meşhur Portakal Çiçeği Festival’i başladı ve hem haberlerde ama özellikle de instagram, facebook gibi sosyal medyada çoook güzel fotoğraflar akmaya başladı! Özellikle birer gezgin & gurme olan oguzyenihayat, gurukafa, tatdedektifi, nornek, ucakyolcusutr nin paylaşımları ağız sulandırdı, gözleri doldurdu, mideyi guruldattı :) Okulda biraz yoğun ve gergin günler geçirdiğim için çok da ince hesaplar yapmadan önce hafta sonu için gidiş, sonra dönüş uçak biletlerimi aldım ve son olarak da kalacağım oteli ayarlayıp yola düştüm! Genelde bu tür seyahatleri çok önceden adım adım planlamaya çalışmama rağmen bu sefer kervan yolda düzülür hesabı oldu, iyi de oldu!
            Peki bu uzun girişten sonra adım adım başlayalım… Adana’ya nasıl gidilir, nerede kalınır, nerede ne yenir? Şimdi baştan uyarayım benim seyahatimin amacı Adana’da kebaba doymaktı bu nedenle bu bir Adana Gezi yazısı değil! Adana’nın ören yerleri, tarihi ve doğal güzellikleri bu yazının konusu değil! Okumaya devam edecekseniz buna göre devam edin :)
            Adana’ya nasıl gidebiliriz? Zaman sorununuz yoksa ve maddi olarak hesaplı olsun diyorsanız akşam otobüs ile yola çıkıp ortalama 12 saatlik bir yolculuktan sonra Adana’da olabilirsiniz. Benim baktığım tarihlerde bilet fiyatları 75 liraydı ve gayet makul! Yok, benim pek zamanım yok ve uzun yolculuklara gelemiyorum diyorsanız uçak ile gitmek en iyisi. THY, Onur Air, BoraJet (Sabiha Gökçen’den), Pegasus (Sabiha Gökçen’den), Atlas Global gibi firmaların Adana seferleri var ve benim gibi son anda değil de daha erken bir tarihte alırsanız neredeyse otobüs bileti fiyatına getirirsiniz! Ben giderken Onu Air ile gelirken THY ile uçtum ki nerdeyse aynı fiyata geldi, Onur Air halen sadece şeker ikramında bulunurken THY’nin yiyecek ikramı bulunuyordu! Mümkünse erken bir tarihte THY ile uçun derim! Havaalanı şehir merkezi olan Seyhan’a yakın, yaklaşık 20 liralık taksi ücreti ile şehire ulaşabilirsiniz. Adana Havaalanı çok kalabalıktı bunun bir diğer sebebi de Mersin’de havaalanı yok bu nedenle yolcuların ciddi bir kısmı Mersin yolcusu…
            İyi geldik Adana’ya nerede kalalım? Bir öğretmen olarak benim ilk tercihim öğretmenevi oldu ama benim gideceğim tarihte doluydu! Adana denildiğinde ilk akla gelen otel HiltonSA’dır daha doğrusu resmi adı ile Adana HiltonSA’dır! Adana’lı olan ve Adana’ya her zaman destek olan Sabancı Ailesi’nin katkısıyla açılan ve halen çook güzel bir konumda olan otel benim tercihim oldu! Hayır, zenginlikten veya lüks tutkusundan değil, ben Adana’yı bilmiyorum! Şimdi çok kenarda kalan ve pek güvenemeyeceğim bir oteldense Hilton markasına güvenmeyi tercih ettim! Booking.com’dan baktığımda yeni açılan Divan Otel ve Hilton’a çok yakın ve mimari olarak daha etkileyici olan Sheraton Adana’yı da gördüm. Divan Otel’in fiyatı bana daha uygun gelse de konumu nedeniyle Hilton bana daha cazip geldi! Aklınızda olsun fiyat alırken kahvaltıyı düşebilirsiniz yani şimdi Adana’ya kadar gidip kahvaltıda peynir zeytin yemeyin bir zahmet! Booking.com’dan da görebileceğiniz gibi çok sayıda uygun fiyatlı otel de mevcut tercih sizin.
            Hilton, Seyhan nehri kıyısında bir yanı Seyhan nehri ve Adana’nın modern yüzüne diğer yanı ise varoş demeyeyim de Eski Adana’ya bakan bir konumda! Seyhan nehri Adana’yı neredeyse boydan boya bölen, tam sınır çizgisi demek daha doğru Eski Adana ve Yeni Adana arasında bir sınır gibi! Hilton’da bu sınır hattı üzerinde bulunuyor!



Bir tarafta çoğu tek iki üç katlı evler diğer tarafta çarşı ve yeni daha doğrusu ikinci Adana! Arkadaşın söylemesine göre bir de çok daha yeni ve lüks bir Üçüncü Adana varmış ama gündüz İkinci Adana daha aktifmiş! Eski Adana hani o televizyonlarda veya capslerde gördüğünüz olaylı bol motosikletli kavgalı Adana! Hilton oteli Adana’nın Yüreğir ilçesinde kalıyor. Yüreğir biraz karışık bir bölge Türk Kürt Arap her kesim var. Adana Araplarına Fellah deniliyormuş Yüreğir’de biraz gezerseniz başında örtüsü üzerinde entarisi ile Adana Arapları ile karşılaşabilirsiniz…
          Peki, Hilton nasıldı? Derseniz içinde sushi bar gibi bir tezatı da barındıran son derece lüks ve ödediğim her kuruşu hak eden bir otel. Seyhan nehrine bakan çok güzel bir bahçe bölümü var akşam bu bahçedeki mini havuz/şelale ışıklandırılıyor ve çok güzel görünüyor…








Odalar çok hoş kusura bakmayın koşturmaktan odanın fotoğrafını çekemedim ama benim standart odamda bile hem küvet hem duş vardı gerisini siz düşünün!
            Amma uzattın artık anlatmaya başla diyorsanız açıkçası haklısınız! Şimdi Adana’da ne yenir neresi gezilir kısmına geçeceğim ama önce iki kişiye teşekkür etmeliyim. Adana’da bana rehberlik ve arkadaşlık yapan iki iyi insana! Az önce adı geçen blogger/instagrammer lara Adana gezisi boyunca rehberlik yapan ve bana da arkadaşlık eden Ender Şire(@endermutfakta)’den başlayayım :) Benim ağzımı sulandıran yerleri gezerken o ekibe yardımcı olan ve tekrar tekrar teşekkür ettikleri Ender Şire fotoğrafına yazdığım bir yorum ve sonrasında gelişen sohbet üzerine hiçbir çıkar beklemeden bana da rehberlik etmeyi önerdi! Bu içten teklif üzerine hem şaşırdım hem de çok mutlu oldum ve sağ olsun Adana’da ilk ve son günüm onu rehberliği ve arkadaşlığı ile geçti… Kendisiyle tanışıp sohbet ettiğimde Vedat Milor’un Adana çekimlerinde de yanında olduğunu söyledi ki gerçekten Adana ve bölgesi hakkında ne yenir nerede yenir bir tür canlı kaynak diyebiliriz! Yazıyı yazdığım tarihlerde Vedat Milor’un Adana çekimleri henüz yayınlanmamıştı bende merakla bekliyorum… İkinci teşekkürüm ise Adana’da Bilgisayar Öğretmenliği okuyan eski öğrencim gelecekteki meslektaşım Niyazi :) Silivri’de ne zaman buluşsak bir Adana muhabbeti dönerdi ve bu seyahat vesilesiyle Silivri’de olduğumuzdan daha çok ve keyifli zaman geçirdik. Adana’daki ikinci günümde tüm gün bana eşlik ve rehberlik etti ve güzel tavsiyeler aldım ondan ama zamanım çok fazla olmadığı ve tıka basa doyduğum için bazı tavsiyelerini sadece not ettim diyeyim :) Her iki arkadaşıma da tekrar teşekkür ediyorum…
Haydi, başlayalım artık! Cumartesi öğlen vakti az bir rötarla kalkan uçağımız rahat bir yolculuk sonrası iniş yaptı taksiyle otele geçip giriş yaptım. Ödemeyi giriş sırasında alıyorlar ayrıca mini bar kullanımı için kredi kartı bilgilerimi aldılar eğer ek bir harcama olursa bu karta ödeme gelecek yoksa sorun değil zaten! Eşyalarımı ayarlayıp elimi yüzümü yıkayıp kendime geldikten sonra Ender’i arıyorum nerede buluşacağımıza karar vermeye çalışıyoruz. Bana yürüme mesafesindeki Çarşı’da buluşmaya karar veriyoruz. Adana beklediğimden çok daha sıcak ama akşam ne olur bilemediğim için ince bir mont alıp çıkıyorum!
Adana’nın simgelerinden birisi de Taş Köprü ve Çarşı’ya gitmek için bu köprüden geçiyorum. Taş Köprü M.S. 384 yılında Roma döneminde yapıldığı bilinen ve halen yayalar ve motosikletliler tarafından kullanılan yaşı gereği fazlasıyla restorasyon ve bakım geçirmiş uzaktan fotoğraflarda çok güzel çıkan ama yakından iç tarafına sağlı sollu mesaj, dua, ayet vb. her türlü yazılar yazılarak kirletilen bir tarihi eser!  Fotoğraf çekmeye ilginiz ve yeteneğiniz varsa çok güzel bir poz çıkar buradan! Taş köprü üzerinde sağlı sollu seyyar satıcılar ve uzun süredir görmediğim seyyar fotoğrafçılar var! Köprüden geçtikten sonra yolu takip ediyorum burası Çarşı olarak isimlendirilmiş sağlı sollu kebapçılar tatlıcılar şalgamcılar perdeciler sıra sıra dükkânlar ne ararsanız var. Biraz daha yürüdükten sonra Küçük Saat denilen meydanda buluşuyoruz, buraya neden mi Küçük Saat deniliyor? Çünkü burada küçük bir saat kulesi var! Küçüğü olanın büyüğü de olur, az biraz ileride de Büyük Saat var!
Selam naber nasılsın muhabbetinden sonra beklediğim soru geliyor aç mısın? Tabi ki :) Sabah tıkanmayayım diye sadece bir bardak çay ve çok az börek yedim hepsi bu! İstikamet çok merak ettiğim ve Ender’in çok övdüğü İştah Kebap! Evet, bir kebapçı için olabilecek en güzel isim bence kebapçıya gelen adam iştahlıdır sonuçta! İştah Kebap kazancılar çarşısı yakınlarında iki katlı uzun ve dar, son derece salaş ama temiz bir kebapçı. Seçenek çok değil sonuçta burası bir kebapçı! Kebap salata ayran şalgam diyeyim kısaca :) Mutfak küçük, bir yandan salatalar ve etler hazırlanıyor ve hemen yandaki ocak başında pişiyor. Sosyal medyadaki paylaşımlar ve devamında gelen ilgiden son derece memnunlar. Burada tavsiye edilen kebap ise JET Kebap! JET gibi hızlı mı pişiyor derseniz hayır Duble Adana Kebap’a verdikleri isim buymuş iki kişilik diyor mutfaktaki abla ama ben hemen tıkanmak istemediğimden 1,5 Adana söylüyorum içecek olarak da şalgam.








Masamız temizleniyor ve hemen kağıt seriliyor burada böyle zaten yağlı kebap kumaş masa örtüsüne damlar gerek yok yani! Masaya nane maydanoz limon tabağı, olmazsa olmazlarda sumaklı soğan salatası, ezme salata ve mevsim salata geliyor tatları güzel. Şalgam şişelenmiş değil ev yapımı açık şalgam ve özelikle belirtmeliyim yemekten sonra midemde yanma şişme olmadı! Çoğu hazır şalgam mideyi bozar ama burada içtiğim gerçek şalgamdı ve tadı çok güzeldi aktı geçti boğazımdan! Az sonra benim 1,5 porsiyon Adana’m geliyor yanında közlenmiş domates biber ve altında sıcak pidelerle, burası önemli kebabın yanında gelen pide sıcak olmalı soğuk olursa sıcak kebaba ayıp olur! Eğer bu Adana ise biz İstanbul’da ne yiyoruz diye soruyor insan. Bir defa çok yumuşak öyle bıçak kullanmadan çatalla bölünüyor, içi hafif sulu kalmış öyle lokmalar ağzınızda dağılıyor, baharatı ne eksik ne fazla çok iyi ayarlanmış :)

Yalnız özellikle belirteyim bu kebap doyurmuyor! Hayır, kötü değil ama işte o kadar hafif ki sofradan kalktıktan sonra tekrar oturup 1,5 porsiyon yedirtir adama! Öyle dişinizin arasında sinir girmesi, etin yanması, kuruması, midenize oturması yok unutun bunları! Ben karnı biraz doymuş ama gözü daha da aç olarak kalkıyorum masadan, hesabı istiyoruz 1,5 porsiyon Adana kebap ve 1 bardak şalgam 19 lira! Oyy İstanbul oyy biz burada 32 liraya 1 porsiyon güzel kebap bulunca sevinen adamlarız!
Ender sağ olsun beni biraz gezdiriyor biraz ileride Yağ Camii var, giriş kapısı Selçuklu mimarisini andırıyor. Tabeladaki bilgileri okuyunca aslında eski bir Kilise olduğu sonradan Camiye dönüştürülüp yetmeyince ek binalar yapıldığını öğreniyorum.








Kazancılar çarşısı adı üzerinde bakır kazanların üretildiği bir yer ama öyle aman aman Gaziantep Bakıcılar çarşısı gibi bir yer beklemeyin bir iki kazancı birkaç bıçakçı ve diğer dükkânlar. Hava zaten sıcak ve Ender’in işi var o yüzden arabayla kısa bir tur atıp yine onun tavsiyesiyle çok merak ettiğim SEÇ Baklava’ya gidiyoruz tatlı yemeye. SEÇ Baklava Adana’da iş yapan Gaziantep’li bir firma bu nedenle baklavaları Gaziantep ayarında.







SEÇ Baklava’nın üç şubesi varmış, Ender beni en eski yerine götürüyor. Tezgâhta şöbiyet, havuç dilim, kare baklava, normal baklava, kadayıf, fıstık ezmesi, katmer ne ararsanız var. Bir porsiyon kadayıf, bir kare baklava ve bir tane de fıstık ezmesi istiyoruz ve hepsi de gayet güzel. Tamam, belki bir İmam Çağdaş veya Koçak değil ama işi artık iyice fabrikasyona döken bir Faruk Güllüoğlu’da değil! Ender sağ olsun burada bana hesap ödetmiyor!
Ender’in işleri olduğu için araba ile bana gezip görebileceğim oturup tadabileceğim yerleri gösteriyor ve akşam tekrar buluşmak için sözleşip ayrılıyoruz. Hava sıcak benim karnım tok biraz oturup bir şeyler içmeliyim o yüzden İstasyon yakınlarındaki Şadırvan isimli mekâna geçip oturuyorum. Burası bir döner/cafe biliyorum tanım biraz garip ama isterseniz ekmek arası/porsiyon döner veya iskender yiyebilirsiniz isterseniz sadece bir bira içip ayrılın size kalmış. Bugün ülkenin çoğu yerinde alkol yokken burada rahatlıkla bira içebiliyorsunuz!




Bende tavsiye üzerine ekmek arası döner ve bir bira istiyorum ve ekliyorum ekmeğin içini alın ve biraz sosuna bandırın, içine de turşu koyun diye! Masaya zaten domates ve turşu tabağı geliyor, bira olması gerektiği gibi soğuk. Daha önce denememiştim ama ekmek arası döner ve bira da iyi gidiyormuş. Dönerin öyle çok farklı özel bir tadı yok ama yine de güzel, kurutulmamış ve yanmadan pişirilmiş. Yavaş yavaş sakin sakin bir dönerden bir biradan alıyorum ve dinleniyorum. Şadırvan’ın üzeri açık geniş bir bahçesi de var özellikle akşam güneş batınca çok keyifli bir yere dönüştüğüne eminim.
Yedim içtim dinlendim mekân değiştirme vakti hesabı ödeyip ayrılıyorum yavaş yavaş bölgeye adını veren istasyona doğru yürüyorum. Burası eski bir tren istasyonu buradan Mersin’e gün boyu normal ve hızlı trenler var eğer hızlı trene denk gelirseniz yaklaşık 1 saat sonra Mersin çarşısında olursunuz aklınızda olsun hani Adana’ya kadar gelmişken Mersin’e geçelim derseniz iyi fikir :)

İstasyon gayet modern bir bölge Özsüt gibi cafeler Mango gibi alışveriş mabetleri ile dolu ve burada göreceğiniz tipler hiç de o haberlerde veya capslerde göreceğiniz Adanalılara benzemiyorlar! Kadın erkek herkes çok janti J Hatta orta yaşlı kadınlar bile son derece şık ve modern giyinmişler ve grup halinde takılabiliyorlar! Adana denildiğinde kafamızda oluşan algıya çok ters bir manzara!
Benim bu bölgedeki ikinci durağım Hamburgerci Mükerrem! Açıkçası ben burayı daha önce duymamıştım Ender’in tavsiyesi üzerine yukarıda bahsi geçen Instagrammer’ların paylaşımlarında görmüş ve listeye eklemiştim.




Hamburgerci Mükerrem sosyal medyadan öğrendiğim kadarıyla tabiri caiz ise Adana’ya hamburgeri sevdiren mekan olarak tanımlanıyor ve çok seviliyor. Yok hayır özellikle İstanbul’da sayısı her gün artan butik bugerciler gibi değişik gramaj ve soslarda hamburgerler yapmıyorlar ama kendi tarifleri var sonuçta! Adana’da üç şubesi varmış ve her şubenin başında mekanın kurucusu Mükerrem’in bir oğlu duruyormuş. İçeriye geçip müsaade isteyip ocağı çekmeye başlıyorum sorun etmiyorlar. Köfterleri hazır değil kendileri yapıyorlar ve tadı Adana Kebap ayarında güzel içinde ekmek vb. şeyler yok güzel bir et kullanmışlar. Köfterle iyice pişmeye başlayınca ocağa ekmekler de atlıyor ve böylece ekmeklerde hafif ılık oluyor! İyi fikir çünkü sıcak köfte soğuk ekmek hiç iyi olmuyor!

Az sonra içinde nanenin de olduğu yeşillik ekleniyor ve eğer müşteriler cheeseburger istemişse kaşar veya cheddar peynir ekleniyor en son olarak ketçap ve mayonez boca ediliyor ve hamburger servise hazır hale geliyor. Hamburgerler ahşap bir tepside sunuluyor yanında içindeki yeşillik ve patates kızartması ile birlikte! Elma dilim kaliteli patates kullanıyorlar ama patatesi kendileri hazırlasa çook daha güzel olur diye düşünüyorum. Ayrıca masaya salatalık ve biber turşusu tabağı geliyor ki gayet güzel! Yanına ister ayran alın ister cola ister çay! Evet hamburger rüştüne çay içmek güzel bir şeymiş burada fark ettim! Açıkçası Adana’ya gelip kebap yerine hamburger yemem! Ama Adana’da yaşasam da her gün kebap yemekten sıkılmaz mıyım ona emin değilim! Hamburgerin öyle aman aman çok özel çok farklı bir tadı yok aam hazır köfteye ketçap basıp satan yerlere göre çok daha güzel farklı bir tadı var! Hamburgerci Mükerrem işine saygı duyan bir işletme köftesi güzeli, ekmekleri yumuşak, naneli iç salata çok güzel bir denemenizi tavsiye ederim!
Karnım iyice doydu biraz yürüyüp hem rahatlamak hem de çok merak ettiğim Kazım Büfe’de muzlu süt içmek istiyorum! Yol boyunca korna sesleri ve sloganlar duyuyorum hayır siyasi gösteri, eylem yok! Bugün Adana’nın iki büyük takımından AdanaSpor’un Süper Lige çıkış maçı varmış!

Adana’nın iki büyük futbol takımı var Adana DemirSpor ve AdanaSpor! Ben pek futbol ile pek alakam olmadığı için ve aklımda seksenli yıllardan Adana DemirSpor ismi kaldığı için bu taraftarları Adana Demir Spor taraftarı sanıyorum! Hayır değilmiş ve aslında birbirlerinden pek haz etmezlermiş! Sonradan bir taksici buranın büyük derbisi AdanaSpor ve Adana DemirSpor maçıdır dedi genelde olaylı olurmuş! Taraftar grubu farklı politik kesimdenmiş!



Bir diğer komedi de şu genelde maçlar hep 19:00’da başladığı için ben bu çılgın kalabalığı maça gidiyor sanıyordum meğer maç çoktan bitmiş ve AdanaSpor süper lige çıkışı garantilemiş! İnanın kadınından erkeğine motosikletlisinden lüks ciplisine herkes çığlık çığlığa bunu kutluyordu! Yolda oynayan, arabanın camından sarkan, bayrak sağlayan, kafayı bulan hepsi oradaydı! Güzel bir manzaraydı…
Neyse yola koyuldum ve sora sora Kazım Büfe’yi buldum, çok uzak sayılmaz. Kazım Büfe Adana’nın bir Bambi Büfesi bir Kızılkayalar’ı desek doğru olur ama burayı ünlü yapan tostu veya dürümü değil muzlu sütü! Evet, Allah aşkına kaç defa muzlu süt içtiniz veya kaç defa evde yaptınız! Ama işte çocuklar gençler koca koca adamlar buraya gelip muzlu süt içiyor! Ha tıpkı Bambi Büfe’de olduğu gibi burada da değişik yiyecek ve içecek çeşitleri var ama esas olay muzlu süt!






Peki, farkı nedir? Dükkânın orta yerinde derin dondurucuda eksi derecelerde saklanan açık süt bulunuyor! Siz siparişi verdiğinizde bir ir görevli elindeki blendera üç dört tatlı kaşığı toz şeker atıyor, muzlar öyle organik falan değil normal muz dilimlenip içine katılıyor ve en son blendera bu soğuk dolaptan süt ekleniyor! İnternette keçi sütü kullanıldığı yazıyordu ama çalışana sorduğumda inek sütü dedi! Süt katılıp blenderda çekildikten sonra bardaklara konuluyor! Şimdi buraya dikkat edin bardak değil bardaklar dedim çünkü burada tek kişilik muzlu süt bir büyük bir de küçük bardak ile servis ediliyor! Peki, sadece büyük veya sadece küçük bardak ile isterseniz ne olacak? İşte o zaman da kesirli sipariş vermeniz gerekiyor bu nedenle sık sık 1/2, 1/3, 4/7 gibi kesirli sayılar duymanız normal ama bir büfede bunları duymak anormal :)
Tadı nasıl derseniz ben böyle bir şey içmedim! Muzlu sütü bu yaşıma kadar 1 veya 2 defa içmişimdir ama Kazım Büfe’nin muzlu sütü daha önce içtiğim hiçbir şeye benzemiyor! Öyle çok sıvı değil ama hafif puding kıvamında ve çok soğuk bir tadı var! Soğuk hem de bayağı soğuk ama Adana gibi yazın 50 dereceleri gören bir yerde de böyle olması gerekiyor! Bana kalsa adını muzlu buzlu süt olarak değiştirmek daha doğru! Adana’ya yolunuz düşerse ne yapın edin buraya gelin bu tadı deneyin derim! Pek çok müşteri şişelere paket yaptırıyordu! Evet, buz gibi muzlu sütü içtim ayıldım bayıldım şimdi otele geçip az biraz kestirmek akşam için güç toplamak iyi gelir…
Yol yorgunluğu, Adana’nın bana göre fazla gelen sıcağı, onu ye bunu ye derken cidden yorulmuşum ve temiz bir ikindi vakti uykusu çektim iyi de geldi… Artık ben mi Ender’i aradım Ender mi beni aradı inanın hatırlamıyorum ama Ender ile konuştuk dedi şırdan yer miyiz? Dedim ayıpsın :) Ender ertesi gün ailesiyle Osmaniye’ye gidecek olmasına rağmen sağ olsun birlikte şırdan yemeye gittik. Ben gelmeden sosyal medyada araştırmış ve Şırdancı Bedo ismini duymuştum ama Ender boşver orayı deyip beni Şırdancı Kemal’e götürdü.

Peki, şırdan nedir? Şimdi baştan belirteyim şırdan şekil olarak çoook ofsayt bişey! Af edersiniz biraz şekli şemali garip! Hatta çoğu insan sırf şeklinden dolayı yemiyor inanın! Hayır, şırdan deyince o kelle paça çorbası satan yerlerdeki şırdan çorbası değil bu! Şırdan, Şırdancı Kemal’in tarifiyle koyunun midesi ile bağırsağı arasında kalan ve 7 parmak bağırsağı denilen bölgeden yapılan aslında bir tür mumbar dolması denilebilecek yemeğin adı!










Evet, eğer daha önceden biliyorsanız tadı mumbara benziyor ve benzer şekilde yeniyor. Öyle tabakta çatal bıçakla da yiyebilirsiniz ama Adana’da böyle yenmiyor. Usta size iyi bir şırdan seçip bunu kağıtta veriyor. Durun hemen ısırmayın önce içindeki ipi çekerek çıkarmanız lazım ondan sonra üzerine mutlaka kimyon gezdirin tercihe göre pul biberde ekebilirsiniz. Şimdi ister ayran ile ister şalgam ile ister soda ile size kalmış afiyet olsun! Ben çok sevdim ve hatta ikinciyi de yedim :) Şırdancı Kemal, Ender’in arkadaşı içeri ocağa geçiyoruz ve kazanda ısınan mumbarlara ağzımızı şapırdatarak bakıyor ve fotoğraflıyoruz. Şimdi buraya kadar gelmişken sadece fotoğraf çekip bırakılmaz yarım porsiyon incesinden mumbar istiyoruz ve afiyetle yiyoruz, gerçekten çok güzeldi! Bu güzel ziyafetin üstüne birer demleme çay içiyoruz iyi de gidiyor…
Saat 22:00 olmak üzere ben Sabancı Camii yakınlarında ayrılıyorum ve otele geçmeden biraz yürümek ve birkaç bardak daha çay içmek istiyorum… İstanbul’da kaç tane yeşil alan kaldı kaç tane içinde doya doya gezebileceğimiz park var gören bilen var mı bilmiyorum ama hani o beğenmediğiniz Adana’da sayısız park var en büyükleri de Sabancı Camii’nin de içinde olduğu Merkez Park.






Burası eskiden 20 dönümlük portakal bahçesiymiş belediye kamulaştırmış ve çok güzel, gezebileceğiniz güzel bir parka dönüştürmüş tebrik etmek lazım! Merkez Park Seyhan nehri boyunca uzanıyor içerisinde yürüyüş yolları oyun alanları ve çeşit çeşit ağaç bulunuyor. Eğer nehrin karşı kıyısına geçmek isterseniz çeşitli aralıklarla köprüler de yapılmış. Amaaa uyarmak lazım burası gündüz ne kadar güzelse akşam belli bir saatten sonra da o kadar güvensiz, dikkat edin bilmediğiniz yerlerde yalnız gezmeyin. Merkez Parkın içinde çay bahçeleri var ben biraz yürüdükten sonra oturup bir iki çay içip sonra ana yola yakın bir yerden yürüyerek otelime gidiyorum yarın pazar erken kalkıp kahvaltıya ciğerciye gideceğim!

Oldukça sıcak bir pazar günü sabah saat 7 ve ben Ender Şire’nin tavsiyesiyle Hilton’a çok yakın olan Ciğerci Kel Mahmut’a ciğer yemeye gidiyorum. Yüreğir’de Karşıyaka Sanayi sitesinde Ciğerci Kel Mahmut tabelası bile olmayan bir yer peki madem tabelası yok nasıl bulacağız? Çok kolay, Türkcell ile Vodafone’un arasındaki yoldan gidin 50 metre sonra ocak başını ve ciğer yiyen insanları görürsünüz hah işte orası! Mekanın adı Ciğerci Kel Mahmut ama burada kel birisi yok! Ciğerci Kel Mahmut yıllar önce işi çalışanlarına devretmiş arada buraya oğlu geliyormuş ocak başındaki abi ile sohbetimiz sırasında söyledi… Dükkân sanayi sitesinin içinde tabelası bile olmayan son derece salaş ama temiz bir yer. Evet, ortamda bir sanayi sitesinde olabilecek madeni kokular var ama öyle rahatsız edecek bir şey değil! Burası salaş bir yer ama karıştırmayın pis ve bakımsız değil! Çalışanlar temiz ve düzgün, oturunca önünüze kağıt servis açılıyor, temiz metal tabaklarda salatanız ezmeniz ikram ediliyor, masalarda metal kaselerde kimyon ve diğer baharatlar var, cam sürahide suyunuz önünüzde, bunlar önemli şeyler! Her ne kadar burasının ismi Ciğerci Kel Mahmut olsa da kuşbaşı kebap, Adana kebap ve eğer şanlı iseniz uykuluk gibi seçenekler de var…









Ben ciğer istiyorum hemen şişler önümdeki ocağa atılıyor bir yandan pişen şişlerin iştah açan kokusu bir yandan ocaktaki kömürün fazla rahatsız etmeyen dumanı bir yandan önünüzdeki tezgahta et parçalayıp şiş hazırlayan salata yapan çalışanlar… Burada 1 porsiyon ciğer 7 şişten oluşuyor ve fazlasıyla doyurucu şişleri önünüze alıyorsunuz ama yerken soğursa ocağa uzatıp kendiniz ısıtabilirsiniz. Masanıza daha doğrusu önünüze nane limon, sumaklı soğan salatası, mevsim salata ve ezme salata ikram ediliyor ve hepsinin tadı gayet güzel. Ciğer şiş gayet güzeldi tırnaklı pidenin arasına dürüm yapıp yedim. Benim ciğerler bitti karnım doydu ama gözüm doymadı. Baktım kenarda az sayıda beyaz şişler var meğer uykulukmuş. Bir şişte tadımlık uykuluk istedim, ocakta benim önümde yavaş yavaş pişti. Hatırladığım kadarıyla ilk defa uykuluk şiş yedim ve tadı çook daha güzeldi, damakta güzel bir tat bıraktı, not edin bulursanız kaçırmayın derim.

Hesabı ödeyip gitmeden biraz daha fotoğraf çekmek istedim. Dükkânın yanında küçük bir ocak daha var ve burada bazen domates biber bazen de ciğer şiş pişiriliyor. İşte bu ocağın kenarında iki Abi vardı ben fotoğraf çekerken hiç istekte bulunmama rağmen poz verdiler :) Beni gazeteci veya fotoğrafçı sandılar!



Bu Abilerden soldaki daha iri kıyım olan Burhan Abi yanındaki de arkadaşı Mehmet. Burhan Abi belediyeden emekliymiş ama nakliye firmasında çalışıyormuş, arkadaşı beni ciğerciye götür diye tutturunca sabah sabah kalkıp gelmişler. Burhan Abi rahat keyif adamı kafasında takılıyor sıcak bir tip hatta kendi telefonunu uzatıp bir bilen olarak benden fotoğraf çekmemi istedi! Yanına sandalyeyi çektim başladık sohbete heybetinden anlayacağınız üzere boğazına düşkün biri :) Bulmuşum Adana’lıyı Birbiçer’i sordum bozdular dedi babaları öldükten sonra iş oğullarına kalmış onlarda paragözler dedi. Tikeleri yani ciğer parçalarını küçültüp araya iki kötü yağ koyup satıyorlar dedi bir iki defa gitmiş sonra da gitmemiş. Esas bak ciğer için çok daha iyi bir yer var dedi bekle beraber gidelim! Şimdi bugün İstanbul’da tanımadığımız sokağa bile girmezken burhan Abi ile kalktık bana bahsettiği yere gittik!
İşte burası o çok iyi dediği yer Ciğerci İnce Mehmet! Urfalıymış dükkânın önünde eski seyyar arabası içeride Ciğerci Kel Mahmut’tan daha küçük bir ocağı var kendisi de ocağın başında.






Burhan Abi Ciğerci İnce Mehmet’i çok övdü ciğeri sırrını vermediği bir sos ile terbiye yapıyormuş pamuk gibi oluyor dedi, 20 tane ciğer ver bu bayat bu koyun bu keçi bu erkek bu dişi bilir dedi! Dükkanın olduğu yer Yüreğir’in Fellah yani Arap bölgesi İnce Mehmet’de Urfa Arap’ı zaten. Ben burayı deneyemedim ama aklımda sizin de aklınızda olsun derim! Sonra burhan Abi, ben ve Mehmet onların mahalleye çay içmeye gittik zaten sabah erken bir saatteyiz! Kahvedekiler hep tanıdık Burhan Abinin hanımın halasının oğlu Kenan Abi de orada!




Hafif küfürlü bir laf atıyor Kenan Abi de ona takılıyor sonra bizim masaya geliyor sohbet ediyoruz. Hani öyle çok resmi olduğumuzu sanmayın bana gayet aileden biri gibi davrandılar o gün öğleden sonra Burhan Abinin oğlana kız bakmaya gideceklermiş onu bile konuştuk :) Laf lafı açtı ben napıyorum onlar ne yapıyorlar hayat meyat olmazsa olmaz politika laf lafı açtı çay çayı devirdi ama benim bugün başka programım var çayları ödeyeyim bari dedim yiyorsa öde dediler! Burhan Abi sağolsun otele kadar bıraktı tabi arabada artistik bir poz vermeyi de ihmal etmedi :D

Otelde biraz dinlendikten sonra tekrar dışarı çıkıyorum İstasyon’un oradaki Özsüt’te Niyazi ile buluşuyoruz çay sohbet muhabbet aylar oldu görüşmeyeli konuşacak şeyler birikmişti. Sonra yemek öncesi yer açmak ve çevreyi tanımak için yürüyüşe çıkıyoruz.








Daha önce de belirtmiştim Adana’da çok sayıda güzel park var diye bunlardan birisi olan Atatürk Parkı’ndan geçiyoruz gerçekten çok güzel parkta çeşit çeşit ağaçlar var ki bir iki hafta öncesine kadar portakal ağaçlarının çiçekleri açmışmış çok güzel kokuyormuş! Parkta artık her yerde gördüğümüz I Love … yazılarından da var bol bol fotoğraf çekilebilirsiniz…
Aslında öğlen yemeği için aklımda Yüreğir Sanayi sitesinde çok tavsiye edilen Kaburgacı Cabbar var zar zor arayıp buluyoruz ama dedikleri gibi bugün günlerden pazar ve Cabbar kapalı! Sağlık olsun deyip diğer seçenek olan ve gitmeden mutlaka denemek istediğim Cik Cik Ali’ye gidiyoruz ama Cik Cik Ali uzak olduğu için minibüs ile gidiyoruz ve indikten sonra da biraz yürüyoruz!






Soon derece salaş sıradan bir yer gibi duruyor ama önünde park eden arabaları görseniz şaşırırsınız! Cik Cik Ali yani buranın sahibi küçükken cik cik öten kuşları çok severmiş ismi oradan geliyormuş ama o gün pek cik cik modunda değildi! Günlerden pazar dükkân kalabalık yer yetmiyor Cik Cik Ali personele atarlanıyor resmen! Yani neredeyse elindeki şişlerden birkaç tanesini atacak gerçi personelde hanımı kızı falan yabancı sayılmaz ama yine de ne bilim! Neyse ya nerede kalmıştık! Şimdi burada hiçbir kebapçıda olmayan bir şey var közlenmiş mantar salatası ikram ediyorlar! Ben daha önce başka bir yerde yemedim de duymadım da! Ocakta şişlere geçirilmiş yavaş yavaş güzel güzel pişen mantarlar var ohh! Dışarıda oturmak istiyoruz ama yer yok içerde bir masaya geçiyoruz zar zor hemen masa toplanıyor yeni kâğıt seriliyor! Hemen nane limon tabağımız geliyor artık alıştım! Siparişlerimiz alınıyor zaten 3 seçenek var! Kuşbaşı et, Adana Kebap ve Küşleme biz aslında küşleme ve kuşbaşı et istiyorduk ama Adana kebap satır kıymasından denince hadi karışık olsun üçünden de olsun dedik! Az sonra mevsim salatamız, sumaklı soğan salatamız, ezme salatamız ve yeşil zeytinli salatamız geldi biz hafiften tırtıklamaya başladık derkeeen evet işte közlenmiş mantar salatamız da geldi dedikleri kadar varmış farklı güzel bir tat! Yedikçe acıktık derkeen evet işte bizim karışık kebap tabağımız da geldi!




Dehşet görünüyor! Yok sadece görüntüsü değil tadı da dehşet! Adana kebap satır kıyması yumuşacık, kuşbaşı etler çook iyi ama küşleme alkışı hak ediyor! Küşleme parçaları iri olduğu için sanki zor pişer gibi gelmişti ama kurutmadan çok güzel pişirmiş Cik Cik Ali! Bayıldım! Kesinlikle yolunuz Adana’ya düşerse burayı es geçmiyorsunuz!
Yemek sonrası yürüyüş zamanı önce otobüs ile Baraj Yolu’na geldik. Bu bölge akşamları çok daha aktif oluyormuş üniversiteye yakın ve İstanbul’dan tanıyacağınız pek çok mekanın şubeleri var gençler doldurmuş buraları ama biz pek oturmak niyetinde değiliz sohbet ede ede yürüyerek baraj göletine doğru gidiyoruz hava zaten çok güzel.

Baraj yolunda sağ tarafımız gölet sol tarafımız Adana’nın popüler ve daha nezih kebapçıları çay bahçeleri bici bici/karsambaç yiyebileceğiniz seyyar satıcılar var. Göletin ortasında Sevgi Adası ismi verilen küçük bir adacık var neon lambalarla sevgi adası yazılmış ve küçük teknelerle ulaşım sağlanıyor. Biraz daha ileride kara bağlantılı Amerikan Adası!


Bulunuyor. Burası çok kalabalık kışın salep yazın bici bici yenilebiliyor! Hemen salep içilir demeyin burada salep daha koyu kıvamda kaşıklamıştık daha önceki geldiğimde. Amerikan Adası’nda her yerde ışıklı kalpler var biraz tema yapmışlar gibi yol bayağı kalabalık piknikçiler, mekancılar geri dönüş yapıyorlardı. Biz biraz dolaşıp geri döndük zaten ben Adana’ya geçen gelişimde arkadaşlarımla buraya gelmiştim o yüzden fazla kalmak istemedim. Niyazi ile sohbet ede ede geri dönüyoruz ama ağzımız kurudu birer bardak şalgam içelim diyoruz.
Niyazi’nin tavsiyesi ile öğrendiğim Doktorum Yılmaz! İsimli yerde taburelere oturup birer bardak taneli şalgam söylüyoruz garson biraz acı olsun mu diyor onun tavsiyesi ile olsun diyoruz. İki büyük bardak taneli hafif acılı şalgamımız geliyor ve zevkle içiyoruz!



Hazır şalgamların aksine içimi çok rahat mide yakmıyor geğirtmiyor zevkle içip taneleri de yiyoruz. Ne kadar derseniz iki bardak şalgam 2,5 lira! Ödemeyi yaparken şalgamı hazırlayan elemana aklıma takılan bir şeyi soruyorum öğlen Cik Cik Ali’de acılı şalgam istediğimizde garson kadın hazır şalgamın acısında kimyasal olduğunu söyleyip dükkana sokmadıklarını söylemişti! Kendileri resimde gördüğünüz sarı renkteki cin biber suyu ekleyerek acı yapıyorlarmış ama fabrikasyon şalgamların acısında kimyasal var dedi! Tabi şimdi adam kimyager olmadığı için hangi kimyasal demedim diyemedim ama demek ki doğruymuş! Neyse en azından doğal acının ne ile elde edildiğini öğrenmiş oldum. Bu güzel günün ardından Niyazi ile Silivri’de görüşmek üzere vedalaşıp ayrılıyoruz…
Artık iyice hava karardı ben şırdan yemek için Ender’in pek beğenmediği ama benim tavsiyeler üzerine merak ettiğim Şırdancı Bedo’ya gidiyorum. Şırdancı Kemal’in aksine burası biraz daha çorbacı görünümünde ama bahçe bölümünde tabureler ve şırdan kazanları var ve hemen kazanın başına oturuyorum. Kazanın başında Hasan isminde bir genç var ve biraz bezgin görünüyor! Hasan iki şırdan Hasan bi kırkkat Hasan bir tane yapraklı şırdan Hasan iki şırdan bir kırkkat ulan kim olsa eeeh yeter der be onu da anlamak lazım :) Ben yine bir şırdan söylüyorum bezgin Hasan çok aramadan bir tane seçip veriyor hemen!


Yavaşça ipini çıkartıyorum kimyon döküyorum bol bol ve ilk ısırığı alıyorum ama o ney! Yok dünkü Şırdancı Kemal’in o güzel tadı bunda yok! İkinci lokma üçüncü lokma yok valla yok o dün aban ikinci şırdanı yedirten tat burda yok! Ee başladık bitiyoruz tabi yarım bırakmak olmaz! Neyse bari birde küçük kırkkat deneyeyim diyorum! Kırkkat daha yuvarlak görünümlü işkembe dolması gibi bir şey. Kırkkatım geliyor yine dikkatlice ipini çıkartıp kimyonluyorum ama o ne! Tabi ilk defa yiyorum ama o ne bildiğin düz işkembe! Yok, kırkkat zaten bir tür işkembe dolması ama öyle aman aman çok farklı gelmedi ama yine bitiriyorum kırkkatımı! Ender’i saygı ve sevgi ile anarak buradan ayrılıyorum bir daha Adana’ya gelirsem doğrudan Şırdancı Kemal’e gideceğim buna eminim! Şırdancı Bedo’dan karnı biraz dolmuş ama ruhu biraz hayal kırıklığına uğramış olarak ayrılıyorum ama Allah’tan bu akşam listemde bir yer daha var!
Hava iyice karardı, sokaklar ıssız ve bu bölge biraz güvensiz! Öyle bilmediğim karanlık sokaklarda yürümek istemiyorum ve ilk gördüğüm taksiye soruyorum Börekçi Rıza’yı biliyor musun? Atla diyor gidiyoruz çok uzak sayılmazmış ama yürümek pek akıllıca değil! Neyse Börekçi Rıza Ender’in tavsiye ettiği ve rehberlik yaptığı blogger/instagrammer tayfası tarafında da çok beğenilen bir Nöbetçi Börekçi! Evet, nöbetçi eczane oluyor da niye nöbetçi börekçi olmasın! Yok, hayır şaka falan yapmıyorum çünkü Börekçi Rıza akşam 19 gibi açıp gece 4’e kadar börek satıyor ve cumartesi hariç her gün açık!


Burası ara sokakta son derece salaş ama temiz sıradan masa sandalyenin olduğu servis diye bir şeyin pek olmadığı çünkü çatallar bile plastik kap içerisinde masada duruyor ama çoook güzel su böreği yapan bir börekçi! Hayır, öyle ıspanaklı mıspanaklı bilmemneli özel börekler yapmıyorlar öyle bir cilaları yok sadece peynirli ve kıymalı su böreği yapıyorlar o kadar! Ama böreklerinin tadı en azından benim yediğim hiçbir böreğe benzemiyor. Su böreğinin içinde 3 çeşit peynir karışımı var ben internette araştırırken Kars gravyeri koyduklarını okumuştum ama o eskidenmiş artık Trakya kaşarı kullanıyorlarmış, kıymalı su böreği sanırım ilk defa gördüm ve yedim malum çoğu yerde su böreği denildiğinde tek çeşit peynirli börek vardır! Burası eskiden sadece imalathaneymiş satış başka yerdeymiş ama sonra bakmışlar burada hem yapıp hem satmak daha iyi diğer yer kapanmış. İster porsiyon olarak ister kilo olarak alabiliyorsunuz. Ben bir porsiyon peynirli kıymalı karışık bir de ayran istedim. Ayran plastik bardakta açık ayran börek ise öyle tabakta falan değil kağıt üzerinde karışık halde geldi.







Peynirli börek gerçekten hiç abartım yok çok iyi, kıymalı da gayet güzel hiç öyle dışarıda sağda solda yapılan pastane börekleri gibi değil gayet evde teyze anneanne elinden çıkmış börekler gibi! Kasada duran arkadaş aslen Karslıymış uzuun yıllar önce buraya gelmişler zaten esmer teninden belli oluyor :) Müsaade isteyip içerideki fırını fotoğraflamak istedim sağ olsun fotoğraf güzel çıksın diye ben bir şey demeden sağı solu toparladılar! Tepsiler kocaman böreğin kalınlığına dikkat edin! Ayrıca tartarken öyle dijital tartı kullanmıyorlar eski usul tartı kullanıyorlar ki bu müşterinin biraz fazla daha alması demek! Helal olsun yaptığı işe saygı duyan böyle insanlara! Hesabı ödeyip teşekkür edip taksiyle otele dönüyorum. 


Hava hafif serin ama güzel, Seyhan nehrine karşı güzel bir bardak demleme çay içip odama geçiyorum…
Adana’da son gün sabah kalkıyorum istikamet yine Ciğerci Kel Mahmut :) Bugün ocak başında dünkü usta yok sanırım abisi var dükkân biraz daha tenha. Bir porsiyon ciğer söylüyorum bir şiş de uykuluk istiyorum ama maalesef uykuluk bugün yokmuş o zaman bir şiş kuşbaşı olsun diyorum hazırlıyorlar. Önden ciğer arkadan tadı çok güzel olan kuşbaşını götürüyorum. Uykulukta olduğu gibi kuşbaşı şiş de çok güzel aklınızda olsun derim! Zaten son gün ortalık sakin rahat rahat fotoğraf çekeyim diyorum.


Dün ocakta olan usta kenarda çay içip gazetelere bakıyor beni görünce buyur ediyor başlıyoruz sohbete. Geçen hafta bloggerların gelmesiyle mekanın sosyal medyada konuşulması çok hoşlarına gitmiş hatta bana bu işi İstanbul’da yapabilir miyiz dedi! Yok ustam hiç bulaşma kiraydı şuydu buydu derken daha kötü olursun dedim! Çok konuşkan sıcak birisi, kızı Çukurova Üniversitesindeymiş bu yıl hazırlık bitiyormuş ama üniversiteden memnun değilmiş yeniden sınava girmiş geçen yıla göre daha iyi dedi. Abisi İsviçre’deymiş (veya İsveç tam emin değilim) yıllar önce Türkiye’de iyi bir üniversiteyi bitirip gitmiş bir marka söyledi ama tam hatırlayamadım işte o markanın Avrupa Satış Müdürlüğünü yapıyormuş! Anlattı bayağı uzun uzun konuştuk giderken bloğumun adresini istedi yazdım dedim yazım birkaç haftaya yayınlanır haber veririm size.
Ciğerci Kel Mahmut’un tam çaprazında seyyar olarak yılardır kendi yaptığı ayran ve şalgamları satan Recep Usta var çok neşeli adam o da geldi yanımıza sosyal medyada onun ayran videosu 26000 küsür izlenmiş çok mutlu ve gururluydu sana da bir ayran şov yapayım mı dedi, seve seve kabul ettim ama benim video o kadar güzel olmadı!

Çok neşeli birisi önceki günkü AdanaSpor galibiyetine çok sevinmiş 2 metrelik bayrağı astım eve diyordu! Yıllardır kendi yaptığı ayran, şalgam, limonata ve eğer bulursa vişne alıp suyunu yapar satarmış.


Bu arada bir şeyi çok beğendim hani belki seyyar deyince öyle pis bakımsız geldi size ama bakın Recep Usta o ayranı bardağa koyup karşıdaki ocağa götürene kadar bardağın üstüne kağıt kapak koyuyor! Çoğu lokantada kenarından ayran akan bardakları önümüze küt diye koyarken bu adamın bu inceliği çok hoşuma gitti yolunuz düşerse güzel bir açık ayranını şalgamını için, içerken de içiniz rahat olsun…
Çarşıya doğru yürüyüp Büyük Saat’in oradaki Kazancılar Çarşısını biraz daha dolanıyorum ama 10 dakika sürmüyor gezmem! Gezinti kısa sürünce gitmeden denemek istediğim Tatlıcı Gönül Kardeşler ’in dükkânını arıyorum navigasyondan dükkânı bulunca Ender’i arıyorum bugün görüşecektik yakınlardaymış zaten geliyor birlikte geçiyoruz tatlıcıya. Burayı Ender’in tavsiyesiyle bulmuştum, Adana demek birazda halka tatlı demek veya namı diğer kerhane tatlısı :) Napim canım adı böyle! Dükkana geçiyoruz içerideki patron Ender’in arkadaşı sağ olsun buyur ediyor ben bir taş kadayıf bir de fıstıklı halka tatlısı istiyorum normal halka tatlısı da var ama fıstıklı olanın hamurunda ve üzerinde fıstık varmış onu öneriyorlar ikisinin de tadı çok güzel ne öyle ağız kamaşması ne mide yanması yok hiçbiri yok gayet güzel çıtır çıtır şiresi kıvamı yerinde.



Tezgahta daha önce görmediğim bir tatlı dikkatimi çekiyor adı gönül bohçasıymış içi kaymak ve fıstık bir tane denemek istiyorum çook güzel! Yumuşacık ısırınca kaymak ağzınıza akıyor mutlaka tadın derim, hem leziz hem ucuz halka tatlısı ve taş kadayıf 75 kuruş, gönül bohçası 1,5 lira! Teşekkür edip Ender’in abisiyle birlikte işlettiği otoparka geçiyoruz, hava dünden daha sıcak resmen eriyoruz ki bunlar Adana için iyi zamanlarmış! Bundan sonra burası biter dedi bazen 50 dereceleri bulduğu oluyormuş, biz bile cuma olunca yaylalara veya yazlıklara kaçıyoruz dedi! Sohbet muhabbet derken son öğlen yemeğimizi yemek için Kebapçı Mesut’a geçiyoruz çarşı merkezine, yakın zaten.
Kebapçı Mesut benim internette bir blogda bulduğum kimisine göre Adana kebabın duayeni sayılabilecek birisi! Çok sade salaş esnaf lokantası görünümlü bir lokanta burası gerçi bir iki şube daha açmış ama burası en eski yeriymiş duvarlar gelen ünlülerin fotoğraflarıyla dolu yok yok desem yeridir! Ben Adana Ender tavuk şiş söylüyor birerde şalgam istiyoruz! Şimdi tavuk şiş ne alaka demeyin mangalda pişiyor sonuçta ne yapsın yani Adana’lı da her gün kebap her gün kebap insan arada bir değişiklik arar değil mi!







Şalgamları kendi üretimleri değil ama kendileri için özel ürettiriyorlarmış tadı güzeldi beğendik. Servis açılıyor masaya nane limon, sumaklı soğan salatası, mevsim salata ve koyu kıvamlı cacık geliyor. Az biraz sonra tabaklarımız geliyor görüntü son derece sade ama tadı çok güzel hatta Adana kebaba alışınca tavuk çok daha ilginç geliyor malum yaşadığım İstanbul’da kanat dışında dışarıda pek tavuk yenmiyor! Bu sıcakta kebap iştahı tıkıyor, ben SEÇ Baklava’ya doğru gidiyorum hediyelik bir şeyler alacağım, sonra Ender ile buluşuyoruz biraz daha zaman geçirip vedalaşıyoruz.
Ben Hilton’un yaklaşık 2 km uzağındaki Ağaç Altı Tatlıcısı’na gidiyorum burası yol üzerinde bir ağacın altında eski bir kamyonet kasasında halka tatlısı satan normalde geçerken dönüp bakmayacağınız bir yer! Mekan demiyorum çünkü masa sandalye yok! Seyyarın hası! Ama o seyyar tatlıcının önü bir kalabalık hani bilmem ne holding pazarlama müdürü kılıklı adamlar kadınlar burada tatlı yiyor paket yaptırıp götürüyor! Tek bir şey satıyorlar halka tatlısı ama daha iri olanından!





Parça 1,5 lira kilo 12 lira! Her gün saat 10 dan akşam 7 8‘e kadar buradalarmış hemen tadına bakmak için bir parça istiyorum gayet büyük bir parçayı kağıda sarıp veriyor off aman aman çıtır çıtır çok hafif bir şiresi var çıtır kıtır gidiyor! Hemen yarım kilo paket yaptırıyorum! Gelen giden eksik olmuyor gençler yaşlılar şıklar rüküşler herkes buradan tatlı yiyor ilk gün tanıştığım Burhan Abi buradan İstanbul’a tatlı gider demişti doğruymuş!
Evet, güzel günler geldi geçti şimdi yolculuk öncesi altın vuruş yapma zamanı geldi! Son yemeğim ilk defa burada duyduğum kaburga şiş olacak! İstikamet Kaburgacı Yaşar Usta! Yok çok yakın Hilton’un karşı sokağında, yolu geçip 50 metre gitmiyorsunuz bile! Burayı internet araştırmalarımdan duymuştum. Kaburgacı Yaşar Usta eski Adana’da ama çalışanlar üniforma gibi tek giyinmişler biraz daha şık bir yer.







Kaburga denilince kemikli ızgara aklınıza gelmesin, kemiğinden sıyrılan kaburga eti şişlere geçirilip pişiriliyor. Bir porsiyonda 3 şiş var. Kaburga dışında ciğer, Adana kebap, kuşbaşı da var ama esas olay kaburga. Ben kaburga ve ayran istiyorum açık ayran bakır maşrapa ile geliyor tadı güzel. Artık alıştığım sumaklı soğan salatası, ezme salata ve mevsim salata ikram ediliyor. Birazdan 3 sıcak şiş kaburgam sıcak pideler üzerinde geliyor, ayrı bir tabakta 2 büyük 2 küçük kırmızıbiber közlemesi geliyor aklınızda olsun büyükler tatlı küçükler acıymış. Daha önce kemikli kaburga yemiştim ama bu et çok farklı yumuşacık löp löp gidiyor valla! Yalnız yerken dikkat edin şişler sıcak eliniz yanmasın! Son yemeğimi büyük bir mutlulukla mideye indirdikten sonra bir keyif çayı içiyorum 20 lira olan hesabı ödeyip ayrılıyorum.


Evet güzel günle geçti şimdi otelin emanetine bıraktığım valizimi alıp havaalanına gitme vakti. Bu 3 günün ardından… Adana beklediğimden daha büyük ve modern bir kent, Ankara’nın batısındaki pek çok kentin aksine hayat dolu yaşam dolu güzel bir kent. Kebaplar çok güzel çok leziz ama şunu özellikle belirtmeliyim bu sıcakta kebap çok gitmiyor o nedenle listeme not aldığım çoğu yeri deneyemedim! Belki biraz daha serin zamanlarda gelsem daha çok yerdim! Yediklerim içerisinde en çok Kazım Büfe’de muzlu süt, Şırdancı Kemal’de şırdan/mumbar, Kaburgacı Yaşar’da kaburga ve Cik Cik Ali’de yediğim her şey iz bıraktı, sırf bunlar için bile gelirim inanın!